İtalya Yolculuğu: Sofya’ya Gidiş

İtalya Yolculuğu: Sofya’ya Gidiş
15 Mar 2015

Uzun süre planladığım büyük yolculuklar için atılan ilk adım bana her zaman heyecan veriyor. 30 Ağustos sabahı da böyle bir adım attım. Bir elimde kaskım, diğer elimde de sosis çantamla evden çıktım. İtalya’da Trieste limanında son bulacak yaklaşık 3500 kilometrelik bir gezi için ilk adımı attım.

İstanbul’dan çıkış, standart bir İstanbul’dan çıkıştan daha kötüydü. Hem havanın güzel olması hem de 30 Ağustos kutlamaları nedeniyle kapanan yollar yüzünden artan trafik şehirden çıkışımı oldukça geciktirdi. Ama sonunda bir şekilde kendimi İstanbul’dan batı yönünde çıkışlarda kahvaltı yapmak için mola verdiğim Silivri’deki benzin istasyonuna atmayı başardım.

Robocop kıyafetlerim ve ağzına kadar dolu motosikletimle ilk “aile babası” bakışlarına da burada maruz kaldım. Üç beş sene önce bu bakışların şiddeti çok daha yüksekti. Benim gibi yolculuk yapan motorcuların sayının artması sayesinde bu bakışlar azaldı. Ama benim için hâlâ bir eğlence kaynağı bu bakışlar.

Edirne’ye otobandan gayet sıradan bir sürüş yaptım. Edirne’ye yaklaştığımda da çok saçma bir şeyi unuttuğum aklıma geldi: Dönüş için yanıma yeteri kadar Türk Lirası almamıştım. Yanımda TL cinsinden nakit 50 lira kadar para vardı. Daha önceki tecrübelerim nedeniyle beni tedirgin oldum. Edirne’ye sapıp para çekmeye karar verdim.

Hazır Edirne’ye gelmişken meşhur yaprak ciğerin tadına bakmamak olmazdı. Öğle yemeği molamı Edirne’de vermeye karar verdim.

LOWtava

Edirne’den bahsederken hemen bir parantez açmalıyım aslında. Edirne, İstanbul’un çok yakınında olmasına rağmen İstanbullular tarafından hâlâ keşfedilmeyi bekleyen bir durak.

Edirne’ye daha önce günübirlik gezilerle birkaç kez gitmiştim. İlk kez geçen sene Edirne’de bir akşam kaldım ve kentin ne kadar büyük sürprizlerle dolu olduğunu gördüm. Gündüz vakti Edirne’nin tarihi evlerle dolu ara sokaklarında gezmek, lokantalarında ve café’lerinde molalar vermek; geceleri de şık mekânlarında dolaşmak oldukça keyifli. Tabii tüm bunların yanında kentin zengin tarihi ve mutfağı da Edirne’yi oldukça çekici bir yer haline getiriyor. Bu yüzden Edirne’yi sırf Kırkpınar diye düşünmeyin. Bir haftasonu, konaklamalı bir şekilde Edirne’yi keşfedin.

LOWp20131019_175021

Edirne’deki işlerimi hallettikten sonra ilk sınır geçişimi yapmak üzere gurbetçilerin favori sınır kapısı olan Kapıkule’ye doğru yola çıktım. Kapıkule, her zamanki gibi hıncahınç doluydu. En başta Alman sonra Hollanda, Fransa, Belçika gibi ülkelerin plakalarına sahip  ancak gayet “bizden” olan araçlarla sınır kapısı önünde uzun bir kuyruk vardı. Bu kuyruğu nasıl atlatacağımı düşünürken devletimizin bize reva gördüğü en fantastik uygulamalardan biri olan yurtdışına çıkış pulunu almadığım aklıma geldi. Sınır kapısında biraz dolandıktan sonra pulu aldım ve tekrar kuyruğa girdim.

Kuyruk bir türlü ilerlemiyordu. Biraz bekledikten sonra motorun üstündeki en görünmez butonlardan birine basarak motoru “kurye” moduna aldım. Bu sürüş modunun verdiği tüm avantajı kullanarak aralardan sıyrılıp sıranın en önüne kadar geldim.

Sınırın Türkiye tarafını hızla geçtim. Bulgaristan tarafına geçerken araçların üzerine dezenfektan sıvı sıkıldığını son anda gördüm. Bu aşağılayıcı uygulamadan son anda kurtuldum.

Bulgaristan tarafına geçerken işler daha eğlenceli hale geldi. Kurye modunu kapatmadan yine sıranın önüne geçtim. Burada da Bulgar sınır polisinin ekstra ilgisine maruz kaldım.

Kontrol gişesindeki polis pasaportuma ve motorun kağıtlarına uzun uzun baktı. Tam durumdan tedirgin olmaya başlamışken polis bana Türkçe “Hoşgeldin” dedi. Sonra nereden geldiğimi, nereye gittiğimi, motorun kaçlık olduğunu, uzun yolda motorla yolculuk etmenin zor olup olmadığını falan sordu. Sonra kendi oğlunun da motorcu olduğunu söyle, onun hikâyelerini anlattı. Sonra pasaportumda doğum yerimin Erzurum olduğunu gördü. Oltu taşından yapılan tespihlerin ne kadar güzel olduğundan bahsetti. En sonunda arkamdaki araba korna çalmaya başlayınca pasaportumu damgalayıp geri vermek zorunda kaldı.

kapikule

Kısa gümrük macerasını da böyle atlattıktan yakında olmasına rağmen ilk kez ayak bastığım Bulgaristan’daydım. Yeni bir ülke, yeni bir yol… Heyecan verici!

Önümdeki ilk engel benzin almaktı. Yanımda tek kuruş Bulgar levası yoktu. Neyse ki sınırdan sonraki ilk benzin istasyonunda kredi kartı geçerliydi. Benzin istasyonunda çalışanlar İngilizce bilmiyorlardı. Ama çat pat Türkçe konuşabiliyorlardı. Yolun Sırbistan çıkışına kadar da bu durum aşağı yukarı böyle devam etti.

Depomu fulledikten sonra hedefim Plovdiv’di. Ancak Plovdiv’e giden yol tek şeritli ve oldukça yavaş bir yol. Yol boyunca ortalama 70km hızla gitmek zorunda kaldım.

Hızım bu kadar düşünce Plovdiv’e vardığımda hava kararmıştı. Sıcaklık da hızla düşmüştü. Karnım acıkmaya başladı ancak benzin istasyonlarında atıştıra atıştıra yola devam etmeyi tercih ettim.

Plovdiv’e varınca Sofya’ya giden yolun otoban olduğunu görmem daha hızlı gidebileceğim için içimi rahatlattı. Ama bir yandan da yanımda hâlâ leva olmaması nedeniyle tedirgin oldum. Yolda gişeler varsa ne yapacağımı bilmiyordum.

Yolun asfaltı çok iyiydi. Ancak yolda aydınlatma yoktu. Bir ara sis bastı, göz gözü görmez hale geldi. Neyse ki yol paralı değildi. Biraz sıkıntılı bir sürüşten sonra Sofya’ya vardım.

Daha önceki tecrübelerimden dolayı yaklaşık 600km’lik bu sürüşün ardından popomun rahat bir yatak görmek isteyeceğini bildiğimden dört yıldızlı bir otelde yer ayırtmıştım. GPS sağolsun, oteli elimle koymuş gibi buldum. Hemen otelin resepsiyonunda bir miktar para değiştirdikten sonra yemek yemek için kendimi dışarı attım.

Yemek yemek için fazla bir alternatifim yoktu. Gecenin bir körü, yabancı bir kentteyim ve kent merkezinin hafiften dışındayım. Restaurant – bar karışımı bir mekâna girdim. Patates kızartması ve birayla karnımı doyurmak zorunda kaldım. Ama durum bu kadar kötü değildi. Bir doğumgünü partisinin ortasındaydım. Yüksek sesle şarkı söyleyip eğlenen insanlar vardı. Birkaç karşılıklı kadeh kaldırmadan sonra mutlu mesut otelime döndüm.

Bir duş ve uyku… Ne gündü ama!

Yorum

yorum

Share

Baris Bakir